27 Mart 2008 Perşembe zaman: 17:08
Gönderen ...Aslı Cadısı... 8 yorum
25 Mart 2008 Salı zaman: 11:07 Etiketler: Beko All - Star 2008, KarizmaShow
Eee 2008 Beko All – Star dedik saydık döktük izlenimleri eksik bıraktık:)
Kapıda elimizden alınan çekirdek ve suyumuzu ve birde ses sisteminin iğrençliğini saymazsak organizasyon bayağı bir başarılıydı. Hatta sürprizliydi. Mesela ısrarla aşağı sıralardan birinin el salladığını görüp de bana değildir diye dikkatli bakmayan ama baktığında da aslında o elin bana sallandığını görüpte çok şaşırmam gibi:) El sallanan ben el sallayan Mustafa’ymış:) Ne bilim akrşılaşacağımız hiç aklıma gelmemişti:)
Sonra Beko’nun sürpriz zımbırtılar dağıtma şekilleri de bayağı bir sürprizdi. Sapanla saha içinden atılan bir cismin kardeşimin engellemesiyle suratıma gelmesinin son anda engellendiği All-star T-shirtü gibi:)
Uzun uzun detaya girmeyeyim izleyen izlemiştir zaten:) Meraklı olan.
Türk Yıldızlara ve Yabancı Yıldızlara lafım yok. Hepsi gayet başarılı oyuncular. Ha olmasını istediğimiz diğer basketbolcular olsa daha iyi olmaz mıydı olurdu. Ama olmamış kimi affını istedi kimi halk oylamasında seçilmedi.
3’lük yarışması ve smaç yarışmaları güzeldi. Hele bir türlü bitirilemeyen smaç yarışması çok çok güzeldi.
Ponpon kızlar iyiydi de banane yani onlardan.
Yalın desen bir daha gidip canlı dinleyeyim diye kendimi paralamayacağım bir insan:) Belki playback yapışından kaynaklandı beğenmezliğim ama yok sevmedim:)
Ateşle dans etmeye çalışan bir iki amaçsız gezinenler de hoştu:) Ama ben hazzetmedim:)
Amaaaaaaa birileri vardı ki gidip yüzeli bin kez seyretsem her defasında ağzımı açık bırakabilirler. Kimler onlar… "KarizmaShow" Ne yaparlar? Onlar bir akrobatik basketbol/smaç gösteri ekibidir. Veee izleyenleri kendilerine hayran bırakırlar. Örneğin… Aslı, Aslı’nın kardeşi, Mcs…
Ee şimdi biz izledik anlattık da sizide bu olaydan mahrum bırakmamak lazım:)
Ama video bu sayfada çalışmadığından sizi şuraya yönlendireyim. "BUYRUN"
Gönderen ...Aslı Cadısı... 4 yorum
24 Mart 2008 Pazartesi zaman: 17:43
Geçenlerde sormuşlar Aslı Cadısını en çok kime benzetiyorsunuz diye:) Kime sormuşlar tabiki sokaktaki halka 100 kişi üstünde yaptıkları araştırmaya göre çoğunluğun %80'i "Aslı aynı Grace Kelly" demiş:)
Bende yok canım o kadarda değil yani filan derken bide üstüne morphumu yapmışlar böle bizim yüzleri birbirinin içinden dışından geçirmişler harbi benziyormuşum:):)
Bana artık Aslı Kelly diyebilirsiniz:)
Teşekkür ederim halkım beni sizler yarattınız:)
Hepinize iyi bir hafta dilerim... Haftasonu yaşananlar ve mim cevapları en kısa zamanda karşınızda olacak:)
Gönderen ...Aslı Cadısı... 4 yorum
21 Mart 2008 Cuma zaman: 14:17 Etiketler: Beko All - Star 2008
Bu yıl içinde sadece bir kere yapabildiğimiz spor izleme aktivitemizin nasıl sonuçlandığını hepimiz biliyoruz. Son dakika golü Porto: 1 - Beşiktaş: 0. O yüzden artık kendimizi basketbola veriyoruz. Geçen sezon gidilen Beşiktaş maçlarından sonra adımımızı atmadığımız basket sahalarına geri dönüyoruz:) Yarın saat 14:00'de Abdi İpekçi'deyiz... Valla yarın yapacak bi işiniz yoksa ve İstanbul'daysanız sizde gelin derim... Böyle bir basket şöleni bir daha kolay kolay bulunmaz... Hele hele Türkiye Basketbol Ligi böyle tavan yapmışken bu organizasyon sınırları zorluyacak:)
Daha ne olsun gerçi biz Yalın yerine geçen yıl ki gibi Ceza'yı beklerdik ama olsun maksat basketbol izlemek olsun:)
Yalın bahane basketbol şahane yani:):):)
Eee işte biz ordayız sizide bekleriz. (Türkiye basketbol federasyonu gibi oldum. Pek bi sahiplendim organizasyonu nedense:))
Gönderen ...Aslı Cadısı... 5 yorum
20 Mart 2008 Perşembe zaman: 11:00 Etiketler: İstanbul trafiği
Sayın Başbakan lütfen artık İstanbul’a gelmesin. Rica ediyorum kendisinden gelirse de lütfen işe gidiş ve geliş saatlerinde trafiğe çıkmasın.
Dün sabah normal her zamankinden daha erken işe geliş sebebimizden bir terslik olacağını anlamam gerekirdi. Her zaman 07.40 otobüsüne binip aşağı yukarı 08.55 civarında durakta olurken sabah 08.45’de gelmiştim bile… Bayağı birde şaşırmıştım.
.
Neyse;
Akşamda tam 18.00’de işten çıktım ve normalde yürüme mesafemle en fazla 1 saat 10 dakika süren eve gidiş maceram Sayın R.Tayyib Erdoğan’ın evine gidiyor olmasıyla tam tamına 2 saat 20 dakikada sonuçlandı. Normalde 19.10 sularında evimde olmam gerekirken bilenler bilir Cevahir Otel’in önünde bekliyordum hala ki normalde biz duraktan çıktıktan sonra o noktayı geçiş süremiz en fazla 20 dakikadır akşam trafiğinde.
Peki, efendim şimdi Sayın Başbakanımız Şişli civarındamıydı “HAYIR”. Ama her ne kadar İstanbul Valiliği ve Belediyesi “biz yolları kapatmıyoruz” desede Beşiktaş tarafında kapatılan yollar sebebiyle herkes Şişli’ye akın etmişti sanki. Bide bu bizim kendisinin geçtiği güzergâhlardan ki en uzak noktamız Beşiktaş civarları ve 1. köprüye geçiş noktalarının kapatılmasından dolayı o tarafların yoğunluğunu düşünemiyorum. Resmen rezil olduk yollarda…
O yüzden bir kez daha rica ediyorum ne olursunuz Sayın Başbakan siz Ankara’da kalınız İstanbul’a gelmeyiniz. Gelirseniz de ne olur evden çıkmayınız… Çıktıysanız o gün sokağa çıkma yasağı ilan ediniz de bizde zaten dâhice çalışmalar sonucu içine edilen İstanbul trafiği ile uğraşmak zorunda kalmayalım. Bir vatandaş olarak bunu sizden istirham ediyorum…
Lütfen…
Gönderen ...Aslı Cadısı... 2 yorum
zaman: 12:38
Gönderen ...Aslı Cadısı... 3 yorum
18 Mart 2008 Salı zaman: 20:00 Etiketler: 18 Mart Çanakkale Destanı, Çanakkale Zaferi

Gönderen ...Aslı Cadısı... 3 yorum
zaman: 13:40
Pazartesileri geriliyor muyum neyim ne yapıyorum artık yazamıyorum. Zaten sallabaşı al maaşı gibi sanki devlet dairesi de burası cumartesi-pazarda tatile giriyorum:) Aslında tüm hafta iş nedeniyle bilgisayar kullananlar anlar beni eve gidince ya da hafta sonu insanın canı hiç bilgisayar karşısında oturmayı istemiyor. Bilemiyorum birimi alır, belki de acır, kırarda mı bırakır
Neyse cumartesi günü İroş’la bir iş için dışarıya çıktık ama orasının kapalı olduğunu görünce yeni mekanımız Edo Cafe’de oturup demleme çay ve kuşburunlarımızı yudumlayarak güzel ama yer yer hüzünlü sohbet ettik. Konu tabiî ki aşk meşk olunca hüzün eksik olur mu aslında bende hüzün müzün yoktu. Sevgilisinden yeni ayrılan ben değil oydu. Alışma devresinde canım arkadaşım. Zaman dedim ona bol bol ama çok iyi anlıyorum onu:)
Akşamına ise hep korktuğum bir şey başıma geldi. Hayatta en çok korktuklarımdan birisi dostlarımla aramın bozulmasıdır ve maalesef böyle oldu. Birine olmaz artık dediğim için yüzüstü bırakmışım gibi hissetti onu ve bana “Ben bazı şeyleri hazmedene kadar görüşmeyelim” dedi. Kuzeni can dostum ise konuşmuyor benimle… Ondan sakladığım için. Ama üstümden olmayacak bir şey için verdiğim sözün ağırlığının kalkmasıyla büyük bir yük kalktı. Zamanla düzelir inşallah aramız…
Pazar günü nerdeyse annemle tüm günümü beylikdüzü, mimaroba, avcılar arası ev bakmakla geçirecektim ki son anda vazgeçtim ve alıp teyzoşumu doğuuuu alışverişe:) Bahar geldi ya yeni cicilere ihtiyaç vardı bir güzel ucuzluktan yeni yeni ciciler aldık. Hepsi pek bir şıktı:) Tek alamadığım daha doğrusu bulamadığım ince bir mont oldu:(
Sonrasında onunla oturulup İskender eşliğinde yapılan sohbet yine her zaman olduğu gibi şahaneydi. Gerçi şurda yaza hiçbişey kalmadı hala benim gözüm İskender de yemekte aldığım Twist & Shape’in ise üstünde Deniz’in araba koltuğu duruyor:) Birde gördüğümde pek bi mutlu olduğum birini gördüm o gün otururken iyi ki de görmüşüm moral oldu:)
Yeni cicilerin hatırına da az kendimize bakalım hesabı saçımızı başımızı sarıp yattık ve hayatımda ki en rahatsız uykuyu uyudum o gün kafamdakilerle:) Pazartesi sabahı mı yanlış bigudi seçimi sebebiyle bonus gibi bir kafa:) Ya neyime yetmiyor düz fön:) Ve yorucu bir çalışama günü:) Erkenden yatış:)
Ve rüyamda gördüğüm çok yakışıklı delikanlı sebebiylen keyifle uyanılan bir sabah:) Ya sen rüyanda yakışıklı delikanlılarımı görüyorsun derseniz yok valla görmüyorum ya da görsem de hatırlamıyordum ama bunu pek bi net gördüm de hatırladım:) Fonda da birbirimize Tan’ın “Sana Böylesi Yakışır” şarkısını söylüyorduk:)
Önümü göremiyorum, yenemiyorum, hep mi kara düzen yapışır
Yakamı kurtaramıyorum, yapamıyorum, sana böylesi yakışır...
Git gidebildiğin kadar ne yapsam değişmezsin
Benim gibi seversin ama
Senin kadar sevilmezsin
Gönderen ...Aslı Cadısı... 1 yorum
17 Mart 2008 Pazartesi zaman: 14:03
Kaybolan ümitlere...
Sheker'cim beni çok güzel bir konuda mimlemiş... Mim burda başlamış ve bana kadar ulaşmış... Bu kadar duyarlı bir mimide cevaplamamak olmaz...Sanki hiçbirini cevaplamamışım gibi... Neyse...
.
Mim"imizin üç adet şartı var.
.
*Mim konusu; Çocukluğunuzdan hatırladığınız ilk şarkı ve şu anda dinlediğinizde hissettirdikleri.
*Banner
*"Çocuk istismarını durdurun" sloganının yazıda geçmesi.
Başlayalım...
.
1) Çocukluktan hatırladığım bir sürü şarkı var ama benim için en özeli kendi harçlıklarımla parasını biriktirip aldığım ilk kaset olması dolayısıylada Emre Altuğ'nun "Nerdesin" şarkısı...
Harcanan sevgilere...
Hele sensizliğe katlanmak yürek istiyor...

Gönderen ...Aslı Cadısı... 4 yorum
zaman: 10:58
Sabah gazetede okuyunca kimileri için yuh artık demekten kendimi alamadım:) Cidden ölümün nerde, ne zaman ve e şekilde olacağı hiç belli olmuyor....
* 1985 yılında, New Orleans'lı cankurtaranlar, hiç kimsenin boğulmadığı sezonu kutlamak için bir parti düzenlediler. Parti sona erdikten sonra, konuklardan 31 yaşındaki Jerome Moody, havuzun dibinde ölü bulundu. Bu duruma "kader"den daha iyi bir açıklama getirilemez herhalde, zira Moody'nin boğulduğu partide görevli olan 4 cankurtaran, partide eğlenenler arasında da 100'ün üzerinde cankurtaran bulunmaktaydı.
* Robert Williams, "bir robot tarafından öldürülen ilk insan" ünvanının sahibi. Williams, 25 Ocak 1979 yılında, Ford fabrikasında çalışırken bozulan bir robot kolunu onarmaya çalışırken, tekrar çalışır hale gelen kolun kafasına vurduğu darbe ile hayatını kaybetti.
Robotlar tarafından öldürülen ikinci insan ise Kenji Urada adlı Japon mühendisti. Kenji, Kawasaki fabrikasında, onarmaya çalıştığı bir robotun mekanik kolu tarafından öğütme makinesine itilerek ölmüştü.
* 2006 yılında Mariesa Weber'in ailesi, kızlarının kaybolduğu iddiasıyla polise başvurdu. İki hafta sonra, Weber'in cesedi, evdeki kitaplığın arkasında, başaşağı sıkışmış halde bulundu. Weber'in televizyon kablosunu takmaya çalışırken düştüğü tahmin ediliyor.
* 2006 yılında, ünlü Avustralyalı vahşi yaşam uzmanı, "timsah avcısı" Steve Irwin, bir vatoz balığının iğnesiyle onu kalbinden sokması sonucu hayatını kaybetti.
* 67 yaşındaki İngiliz Betty Stobbs, 1999 yılında koyunlarını beslemek amacıyla motorsikletinin arkasına bir balya ot bağladı. Ancak koyunları çok aç olsa gerek, balyaya birden saldırarak, Stobbs'un 30 metrelik taş ocağı çukuruna düşmesine sebep oldular. Stobbs bu düşüşten sağ kurtulsa da, üzerine düşen motorsikletinden kaçamayınca hayatını kaybetti.
* 1991 yılında, 57 yaşındaki Tayvanlı Yooket Paen, çiftliğinde yürürken bastığı bir inek pisliği yüzünden ayağı kaydı, düşmemek için tutunduğu elektrik kablosundan cereyana kapılarak hayatını kaybetti. Bu trajik olayı komşulara göstermek isteyen 52 yaşındaki kardeşi Yooket Pan, aynı şekilde düşer gibi yapıp, elektrik kablosuna tutununca, aynı şekilde hayatını kaybetti.
* Christo ve Jeanne-Claude adlı iki sanatçı, 1991 yılında California ve Japonya'ya dev şemsiyeler kurmuşlardı. 6 metre yüksekliğinde ve 8.7 metre genişliğindeki bu şemsiyelerden biri, kurulduktan iki ay sonra, şiddetli rüzgarın etkisiyle yerinden çıkıp, Lori Rae Keevil-Mathews adlı 33 yaşındaki bir turistin üzerine devrilerek ölümüne neden olmuştu. Olay sonrası şemsiyeler hemen toplanmaya başlanmış, ancak Japonya'daki şemsiyelerin sökülmesi sırasında vinç operatörü Masaaki Nakamura, vincinin kolu 65.000 voltluk gerilim hattına takılınca hayatını kaybetmişti.
* İngiliz profesyonel güreşçi Mal "King Kong" Kirk, 1987 yılının Ağustos ayındaki maçın son dakikalarında, rakibi Shirley "Big Daddy" Crabtree'nin "Göbek Vuruşu" hareketi sonucu hayatını kaybetmişti. Crabtree'nin, "Göbek vuruşu" yukarı aşağı zıplayarak, göbeğini rakibine vurması hareketinin adıydı. Kirk, aldığı darbenin ardından kalp krizi geçirerek hayata veda etti.
* 1924-1987 yılları arasında yaşayan komedyen Dick Shawn, bir gösterisi sırasında politikacıları taklit ederken "sizi yüz üstü bırakmayacağım" dedikten sonra, sahneye yüzüstü uzanmıştı. Önce bunu gösterinin bir parçası sanılmış, bir süre sonra Shawn ayağa kalkmayınca tiyatro çalışanları devreye girip, Shawn'ın öldüğünü açıklamışlardı.
* Amerikalı oyun yazarı Tennessee Williams, 1983 yılında içki içtiği şişenin tıpasının boğazına kaçmasıyla boğularak ölmüştü.
* 1982 yılında, 27 yaşındaki David Grundman, ateş ettiği devasa kaktüsten kopan parçanın altında kalarak ölmüştü.
* Aktör Vic Morrow, Twilight Zone: The Movie filminin çekimleri sırasında özel efekt patlamalarının çekimde kullanılan helikopteri kontrolden çıkarmasıyla, helikopter pervanelerince parçalanmıştı. Korkunç olayda iki de çocuk aktör hayatını kaybetmişti.
* Tuvalette ölen bir çok insan olsa da, en meşhurları hiç şüphesiz Elvis Presley'dir. Rock'n Roll kralı Presley, banyosunda kusarken hayatını kaybetmişti. Doktorlar yaptıkları incelemede "Kral"ın ölüm nedeninin aşırı kilo ve ilaç kullanımına bağlı kalp krizi olduğunu tespit etmişlerdi.
* Christine Chubbuck, canlı televizyon yayını sırasında intihar eden ilk ve tek televizyon muhabiri ünvanına sahip. 15 Temmuz 1974'te, yayının 8. dakikasında Chubbuck çıkardığı tabanca ile kendisini vurarak intihar etmişti.
* Jerome Irving Rodale, sağlıklı yemek fikrinin savunucularındandı. Çılgın bir taksi şöförü tarafından ezilmediğim sürece 100 yaşına kadar yaşarım diyen Rodale, 72 yaşında katıldığı bir talk şov programında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmişti.
* Evlerindeki hiçbir eşyayı atmayan ve özellikle gazeteleri biriktiren iki kardeş olan Homer ve Langley Collyer, bu takıntıları sebebiyle hayatlarını kaybettiler. 1947 yılında, polise gelen bir telefonda Collyer'lerin evinde bir ölü olduğu bildirildi. Daha sonra evi araştıran polis, Homer Collyer'in cesedini buldu, ancak kardeşi Langley hiçbir yerde görünmüyordu. 2 hafta sonra, evden yaklaşık 100 tonluk çöp çıkarıldıktan sonra durum açıklığa kavuştu. Langley, gazete yığınlarının altından sürünerek felçli kardeşine yemek götürmeye çalışırken kendi kurduğu bir bubi tuzağına yakalanarak ölmüş, kardeşi de bir kaç gün sonra açlıktan hayatını kaybetmişti.
* "Modern dansın anası" olarak tanınan Isadora Duncan, 1927 yılında, kendisi kadar meşhur eşarbı, bindiği otomobilin lastiğine dolanınca boğularak öldü.
* Ray Chapman adlı beyzbol oyuncusu, 6 Ağustos 1920'de, New York Yankees'e karşı oynarken hayatını kaybetmişti. Yankees oyuncusu Carl Mays'ın attığı top Chapman'ın kafatasını kırarak, ölümüne sebep olmuştu.
* 1869-1916 yılları arasında yaşayan Rus Grigori Rasputin ölüm konusunda oldukça deneyim kazanmıştı. İlk olarak 10 kişiyi öldürebilecek kadar zehir verilen Rasputin, daha sonra sırtından vurulmuş, ancak tekrar kendine geldiği gelince 3 el daha ateş edilmişti. Rasputin'in hala yaşadığını gören katilleri, bu kez sopalarla onu dövmüş, daha sonra da donmuş bir nehire atmışlardı. Bu noktadan sonra Rasputin'in öldüğü tahmin ediliyor.
* Fransız terzi Franz Reichelt son icadı olan "Palto-Paraşüt"ü test etmek için Eyfel Kulesi'ne çıktı. İcadı Reichelt'i yarı yolda bırakınca, Fransız terzi ölümüne atlamış oldu.
* 1911 yılında Niagara şelalesinden bir fıçının içinde geçen 2. kişi olma ünvanını alan Bobby Leach, ölüme meydan okuyan gösterileri ile tanınıyordu. Bir gün Leach, Yeni Zellanda'da yürürken bir portakal kabuğuna basarak kaydı ve ayağını kırdı. Daha sonra ayağı kesilse de, doktorlar Leach'i kurtaramadı...
* Meşhur Tenessee'li viski üreticisi Jack Daniel, 1911 yılında bir gün işe erken gelmeye karar verir. Ofisinde kasasını açmaya çalışan Daniel, şifreyi hatırlayamaz, sinirlenir, kasasına bir tekme atar ve parmaklarını yaralar... Bu yaralar bir süre sonra enfeksiyona dönüşerek, Jack Daniel'in ölümüne sebep olur. (Bu hikayeden alabileceğiniz ders: İşe erken gitmeyin)
* Allan Pinkerton, 1884 yılında bir kaldırımda yürürken kayarak dilini ısırmıştı. Bu talihsiz ısırık daha sonra enfeksiyona dönüştü ve Pinkerton'ın hayatına maloldu.
* Başarılı avukat Clement Vallandigham, 1871 yılında müvekkilinin bir başkasını vurmakla suçlandığı davada, vurulan kişinin kendi kendini vurduğunu ispatlamaya çalışırken yanlışlıkla dolu tabancayı alıp, kendisini vurmuştu. Vallandigham, bu şekilde ölerek müvekkilinin beraat etmesini sağlamıştı.
* İsveç Kralı Adolf Frederick, yemeklere düşkünlüğü ile meşhurdu. Frederick, 1771 yılında, 61 yaşındayken bir öğünde yediği, ıstakoz, lahana turşusu, havyar, lahana çorbası, ringa balığı, şampanya ve tam 14 porsiyon favori tatlısı olan semla yedikten sonra sindirim problemleri sebebiyle ölmüştü.
* 1687 yılında Fransız Kralı 14. Louis huzurunda Te Deum adlı eseri çalan orkestranın şefi Jean-Baptiste Lully, ritme o kadar odaklanmıştı ki, o dönemde orkestra şeflerinin ritm vermek için yere vurdukları çubuğu ayak parmağına bütün gücüyle vurdu, ancak çalmayı durdurmadı. Ayak parmağı kangren olan Lully, parmağın kesilmesine karşı çıkınca hayatını kaybetti.
* Danimarkalı astronom Tycho Brahe, 1601 yılında düzenlenen ve çok uzun süren bir ziyafette çişini tutmak zorunda kalmıştı. (Yemeğin ortasında kalkmak çok kaba bir hareket olarak yorumlanıyordu) Mesanesi gereğinden fazla dolan Brahe, bu sebeple ortaya çıkan enfeksiyon yüzünden hayatını kaybetmişti.
* Avusturyalı Hans Steininger 1.4 metrelik sakalı ile meşhur olmuştu. 1567 yılında Steininger, kasabasında çıkan yangına yardıma giderken yanlışlıkla sakalına takılıp düşerek, boynu kırılarak ölmüştü.
* 8. yüzyılda yaşadığı düşünülen Çinli şair Li Po, Ay'ın, Yangtze Nehri'ndeki yansımasını kucaklamaya çalışırken boğularak ölmüştü.
Gönderen ...Aslı Cadısı... 2 yorum
12 Mart 2008 Çarşamba zaman: 12:50 Etiketler: Canan Tan, Piraye, Yüreğim Seni Çok Sevdi
Kitabın sonunda "Piraye"yi yakın çevrenizde aramayın sakın," diyor Canan Tan. "Hem onun, hem de romandaki diğer karakterlerin hayal ürünü olduklarını belirtmeme, bilmem gerek var mı?
Sadece Piraye’yi değil ki, Haşim’i, Aslı’yı Murat’ı arıyor çevresinde insan kimi zaman…“Piraye” olmak istiyorsun… Delice sevilmek… Onda ki cesarete sahip olmayı istiyorsun… Her şeyi göze alıp, evinden, memleketinden, ailenden uzaklara hiç tanımadığın bir kültürün içine gitmeyi göze alıyorsun aşkın uğruna… Mesleğinden vazgeçmeyi göze alıyorsun… Ama sonunda yaşadığı dramı ve azabı görünce… Olmamalıydı… Hak etmiyordu böyle bir sonu Piraye diyorsun…
“Haşim” olmak istiyor önce delicesine sevmek istiyor insan… Memleketine, ailene kabul ettirmek istiyorsun İstanbullu Piraye’ni. Ama sonra kim ne şekil vermek isterse o şekle girebilen Haşim’i görüyorsun… Karşı gelemiyorsun ailene… Koskoca sana kalıbına yakışmadı yaptıkların dedirtmek istiyorsun… Tekrar denemek istiyorsun her şeyi baştan sona… İstemedi mi sevdiğin ölümü göze alıyorsun… Yakışmıyor ama gidiyorsun…
"Aslı" olmak istiyor insan baştan sona delice sevilmek istiyor… Ailesini, babasını karşısına alıp sana gelmek isteyen adamı nasıl reddebiliyorsun dedirtiyor insana… Göze alamıyorsun riskleri belki ama yinede ah yapsaydın be keşke diyorsun. Kızıyorsun Aslı’ya… Kendinde sevdiğinde kahrolmasaydı dedirtmek istiyorsun…"Murat" olmakta istiyorsun…Hatta Murat'ın senin olmasını... Delice seven insan olmayı… Gerekirse aileni çok sevdiğin memleketini karşına alıp yinede sevdiğine gitmek istiyorsun… Hak etmediklerini yaşatınca Aslın yinede diyorsun olmaya değer… Onda ki aşk… Ondaki sevda başka kimde var ki dedirtiyor sana Murat…
Ne oldu Aslı? Kopmuşsun dediğinizi duyar gibiyim. En sevdiğim yazarlardan biri olan Canan Tan’ın “Piraye” kitabını da bitirdim bugün maalesef… Günleridir bitmesin diye okumaya kıyamıyordum… İçim cız etti yine… Sabah otobüste başlayıp, iş yerinde devam eden ağlama krizlerim bitmiyor bir türlü… "Piraye"yi yakın çevrenizde aramayın sakın," diyor ya Canan Tan. Yakınımda aramıyorum. İçimde hissediyorum hepsini… Acılarını… Ağlamalarını… Yaşadıklarını… İç çekiyorum acaba beni de Haşim ya da Murat gibi seven biri olacak mı diyorum… Aslı ile Murat’ın ki gibi bir aşkı bende Aslı gibi taşıyamaz mıyım? Yoksa Murat gibi yüreğimle mi severim diyorum… Piraye gibi sevdiğimin uğruna Diyarbakır’a gelin gitmeye razımı olurum yoksa ailesinin baskılarına boyun eğen Haşim gibi olup… Sonunda ölüme mi giderim diyorum… Beni etkileyen kitap sayısı çok azdır. “Bir Yüreğim Seni Çok Sevdi” vardı. Şimdi de “Piraye”… İkisi de Canan Tan’ın eseri… Her defasında alıp başka diyarlara götürüyor bizi yazarımız… Kah Bursa – İstanbul – Amerika hattında yaşanan aşkın ortasında buluyorsunuz kendinizi… Kah İstanbul’dan Diyarbakır’a gelin gidip oralara tutunmaya çalışan İstanbullu Piraye oluyorsunuz…
Daha yazacağım çok şey var aslında ama hem uzatmayayım, hem de kelimeler yetmiyor içimde hissettiklerimi anlatmaya…
Onun için kitaptan;Okudukça, dizelerin anısına dalıp kendimden geçtikçe, tehlikeli bir biçimde özdeşleşiyordum Piraye'yle.Tiyatro sahnemde, bundan sonraki rolüm belliydi artık. Nâzım Hikmet'in Piraye'si rolünü oynamak...Peki bana eşlik edecek oyuncu kim olacaktı?Bunu düşünmek bile anlamsızdı; karşımda Sazım vardı ya...
.
ŞİİR YÜZLÜ PİRAYE... kendi yazdığı senaryolarda yaşıyor...
...Kim olursa olsun; evleneceğim insan, benim
varlığımı yok sayarak bir başkasıyla beraberlik yaşayacak ve ben buna seryirci
kalacağım ha...Yazgıymış! İnanmıyorum yazgıya falan... Onu yaratan da,
şekillendiren de bizleriz. Benim yazgım kendi çizeceğim yoldur! O yolda beraber
yürümeyi kabullendiğim insanı da kimseyle paylaşamam ben...
YAZGIYA BİLE KAFA TUTACAK KADAR YÜREKLİ... Özgürlüğe âşık!
Ancak, başkaları tarafından yerinden oynatılan kilometre taşlarının, gene başkalarınca gelişigüzel dizilmesiyle önüne serilen yolda yürümeye mecbur bırakılınca... İşler değişiyor.
...Hiç hayıflanma, o şiirsellikten uzak düştün diye. Gözlerini aç ve o günlerde göremediğin gerçeği gör artık...
Nâzım da o sevda yüklü dizelerini eliyle bir kenara itip, daha sıcak bulduğu kollara koşmamış mıydı?Haşim'in yaptığı, onunkinden çok mu farklı?
...Kendince tanrılaştırdığın, tapınmaktan gurur duyduğun putların, gerçekte basit birer taş parçası olduğunu ne zaman kavrayacaksın?Ama. gönlün gerilerde bir noktaya takılı kaldıysa eğer, sevinebileceğin bir gerçeklik duruyor orada.
İşte şimdi, Nâzım'm kızıl saçlı Piraye 'siyle tam olarak özdeşleştin.
Kutlu olsun.
Fırtına gibi bir yaşam öyküsünün başoyuncusu
oluveriyor PİRAYE...
Şiddetle tavsiye ediyorum… Her iki kitabı da…
Gönderen ...Aslı Cadısı... 7 yorum
zaman: 11:18
Hastalıklar yine beni birazcık buralardan koparsa da döndüm yine. Çok şükür iyiyim artık. Perşembe alınan mecburi hastalık izni, mide bulantıları, gözümü açmadan yatmalar derken 3,5 gün iyice dinlendim ve sapasağlam ayaktayım. Haftasonundan düne anlatacak çok parlakta bir şey yapmadım. Perşembe –Cuma işe gelemeyişim sebebiyle pazartesi masamın üstü tahmin edilebilirdi sanırım:) Neyse ki onları da yoluna koydum bugün rutindeyim yine:)
Dün yine normal, şirin ve hareketli, cıvıl cıvıl yaşantıma dönmüş oldum. İş çıkışı arkadaşım ”Oz” :) aradı. Ben cevahirin önündeyim z.burnuna gideceğim çıkıyorsan birlikte gidelim diye:) Tamam ama bir şartla ben açım karnımı doyuracaksın dedim. Kabul etti. Buluştuk.
Sonra geç kalacak koşturmasıyla durakta simit alacağına söz verdi. Ama dedi önce çiçek almamız lazım:) Gel anlatırım dedi. Bilenler bilir Şişli / Mecidiyeköy / Nişantaşı buralarda köşe başı çiçek satılır sokakta. Artık çiçeklerini bitirmek üzere olan bir amcadan bir demet beyaz bir çiçek alıyorduk ki amca şu sümbüllerimi de al 5 ytl olsun dedi. Hadi dedi olsun:) Aldık çiçekleri de otobüsü de yolda yakalayınca atladık ama ben aç kalmış oldum. Neyse dedi ki buna bide not yazmak lazım. Sen yazsana. Tamam dedim aldım ne yazacağız diye sordum. Bu hasta bir arkadaşa gidecek. Ne yazılır ki “Canım Geçmiş Olsun Yaz” dedi. Yazdım. Sonrasında da birini aradı ya evet hallettim al bak Aslı ile de konuş dedi. Bana da ya unuttum söylemeyi o çiçekler sana dedi. Hönk ne nasıl?
Alo dedim. Karşımda Tonercim:) Ben hastaydım diye güzel bir çiçek yaptır, üstüne de güzel bir not yazdır demiş:) Bana gelen çiçeğe bak oldum. Aldı beni bir gülmek tabi işte Taner beğendin mi? Becerebilmiş mi? dedi. Dedim" evet çok güzeller teşekkür ederim." Ama “Oz” bu durur mu aldı telefonu ya dedi kanka senin çiçek işini ucuza getirdim, kızın gözünün önünde işportadan aldım çiçekleri üstün de kendisine not yazdırdım dedi:) Ama ben komayım artık:) Onun telefonu kapayıp beni aradı “Aslı ciddimi bu diye. Dedim evet ama ben çok beğendim teşekkür ederim dedim. Çok şirinler:) Yazık binbir özür diledi Taner ama olsun düşünmesi yeter:)
Cidden ben çok sevdim çiçeklerimi. Veriliş şekli de çok şirindi açıkçası:) Ama çiçekleri eve götürdüğüm de ablam hasta bize yatıyordu. Moral olsun diye ona hediye ettim:) Daha doğrusu bak sana çiçek getirdim ama evine götürme bizde kalsın diyerek verdim. Sümbüller şahane kokuyordu.
Suya koyarken de dalından koptu güzelim çiçekler atmaya kıyamadım. Çay bardağına koyup odama götürdüm:)
Tanerciğim, okursun bilirim. Onun için veriliş şekli ne kadar komedi de olsa çok teşekkür ederim canım. Düşünmen bile yeter:)
Hepinize bol çiçekli..
.
Mutlu bir gün ve hafta dilerim:)
.
Sevgilerimle...
Gönderen ...Aslı Cadısı... 4 yorum
10 Mart 2008 Pazartesi zaman: 15:25
- Zaten kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar, hem de erkekler için 65'e çıkarılacak. (Madde 28)
- Emekliliğe hak kazanabilmek için yakın zamanda 5.000'den 7.000 güne çıkarılan prim ödeme zorunluluğu 9.000 gün prime çıkacak. (Madde 27)
- Emekli maaşları % 23 ila % 33 arasında düşürülecek. (Madde 29)
- Yıpranma hakkı gasp edilecek.
- Aylık geliri 139,6 YTL'den fazla olan bütün vatandaşlar her ay 73 ila 475 YTL Genel Sağlık Sigortası primi ödemek zorunda kalacak. (Madde 88)
- Sadece ayakta tedavi olununca değil; hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince de 'katılım payı' adı altında para ödenecek. (Madde 68)
- 'Katılım payı' gerektiğinde beş katına kadar arttırılacak. (Madde 68)
- Bütün sağlık hizmetleri paralı olacak.
- Sağlık hizmeti alabilmek için bu ülkenin vatandaşı olmak, üstelik vergi ödemek, dahası Genel Sağlık Sigortası primi yatırmak, hatta bir de 'katılım payı' ödemek yetmeyecek. Şimdi bir de 'ilâve ücret' adı altında para ödemek gerekecek. (Geçici Madde 5)
- Bütün dünyada anne sütünün önemi yeniden anlaşılır ve emzirme teşvik edilirken Türkiye'de 'sigortalının çocuğuna bir ay anne sütü yeter' mantığı geçerli olacak. Daha önce doğum yapan sigortalılara altı ay süreyle verilmesi öngörülen emzirme yardımı bir aya düşürülecek.
- Hastalanan sigortalılara verilen iş görememezlik ödeneği % 16 azalacak. (Madde 18, 19, 80)
- Emekli Bağ-Kur'lularının maaşından 10 yıl süreyle % 10 oranında Genel Sağlık Sigortası primi kesilecek. (Madde 88)
- Primini ödeyemeyen vatandaşlar sağlık hizmeti alamayacak, hastane kapılarından geri dönecek. (Madde 88, 89 ,90)
- Primini ödeyemeyen çiftçilerin pamuğuna buğdayına, üzümüne tütününe el konulacak. (Madde 87)
Tatlicadica Yorum: Günlerdir herkesten gelen bir maildi. Evet reformdan haberdarım ama malesef hem azınlıktanım, hemde uyuyan ve uyutulan 70 küsür milyondan biriyim. Ama benim yapabildiğim tek şey maili forwardlayarak haberi olmayanları haberdar etmek. Buyrun her fırsatta kendilerini çeşitli yasaların içine dahil ederek var olan haklarından daha fazla haketmedikleri hakları elde eden milletvekillerimizin çalışmaları. Tamam dünyadada bu gibi yollara gidilerek sağlık ve sosyal güvencelerden kısıntı yapılmaya çalışılıyor. Ama o ülkelerde halk tepkisini ortaya koyuyor biz ne yapıyoruz? Koca bir hiç... 3 gün sonra onlar kendilerini gazilerle bir tutup onların sağlık hizmetlerinden yararlanırken bizim gibi her yıl emekleriyle çalışan insanlar hastane kapılarında öldüğümüzde uyanırız belki. Ama geçmiş ola.. Ama nankörlük etmemek lazım... Devletimiz çalışıyor(!!!!!!!!!!)
Gönderen ...Aslı Cadısı... 2 yorum
09 Mart 2008 Pazar zaman: 21:45
Gönderen ...Aslı Cadısı... 2 yorum
06 Mart 2008 Perşembe zaman: 11:39
Sonunda virüs benide ele geçirdi. Bütün gece ve şu ana kadar mide bulantısından ölüyorum. Ağıma lokma koyamıyorum. Kokusu bile midemi bulandırmaya yetiyor. Allahım ölecekmiyim:(
Gönderen ...Aslı Cadısı... 4 yorum
05 Mart 2008 Çarşamba zaman: 11:42
Böyle başımı ekrandan başka biyere çeviriyorum, sonra tekrar ekrana bakınca karıncalanıyor gözlerim, midem bulanıyor derinden derinden. Ellerim desen buz olmuş. Çok iş var sözlük düzenlenecek, evraklar düzenlenecek, banka banka koşulacak olmayan paralarla maaşların bir kısmı dağıtılmaya çalışılacak. Offfff midem bulanıyor benim ciddem uyuz salgın da bulaşma sırası annem,Deniz, anneannem ve kardeşimden sonra banamı geldi acaba?
Gönderen ...Aslı Cadısı... 3 yorum
04 Mart 2008 Salı zaman: 17:25
Bir önceki postta söylediklerimden pekte farklı günler geçirmiyorum. Cumadan anlamak lazımmış zaten olacakları. Annem hastaydı, arkasından Meleğim Deniz'im aynı şekilde hastalandı bugünde anneannem aynı şekilde. "Geçit" diye bi salgınmış. Çok afedersiniz ishal, mide bulantısı ve istifra şeklinde geçiyor. Yazık hepsi perişan oldular. Özellikle minik Deniz... Onun için dikkat edin kim olursa olsun bu aralar birbirinizin bardaklarını tabaklarını giysilerini kullanmayın. Mümkünse her yerde tuvalete girmeyin. Hatta mümkünse evdede her kullanandan sonra çamaşırsuyuyla dezenfekte edin. Ölsün mikroplar yani:)
Onun dışında işsel sorunlarım var. İş arıyorum duyurulur dermişim:) Yok arıyorum elbette hemde hızlı bir şekilde. İnsanın canına tak eden sebepler vardır. Bazıları için çokta önemli olmayan şeyler sizin canınızı sıkabilir. Benimkide öyle.
Bu arada bu iş arama içinde gelen bir teklifi o an için müsait olmadığım için geri çevirdim ama iş hakkında araştırma yapınca pekte bana göre olmadığını anladım. Şimdi dört bir koldan herkesin elinde Cv'lerim. Herkes bakınıyor.
Kısacası yeni haftaya güzel bir giriş yapamadım. Halada güzel değil. Bir kaç günlük aralar verirsem artık affoluna...
Sevgilerimle...
Gönderen ...Aslı Cadısı... 2 yorum